23 Temmuz 2015 Perşembe


Utanırsın Rabbinden
Ağla ey yürek, sökülürcesine yerinden,
Hıçkıra hıçkıra nefes al zorla derinden,
Haberin yok ise eğer biri birinden,
Hesap günü utanırsın Rabbinden.

Boşa çarpar, boşa nefes alırsın,
Bir gün elbet nefessiz de kalırsın,
Sen kendini hiç ölmez mi sanırsın,
Hesap günü utanırsın Rabbinden,

Habersizsin kardeşinin derdinden,
Sorumluyuz Müslümanın ferdinden,
Yetişmezsen son Rasulün ardından,
Mahşer günü utanırsın Rabbinden.

Yaradan Mevla’nın önüne varıp,
Ne getirdin kulum deyince sorup,
O zaman başını taşlara vurup,
Boş geldim der utanırsın Rabbinden.


21 Temmuz 2015 Salı

Bismillâhirrahmânirrahîm
وَابْتَغِ فِيمَا اٰتٰيكَ اللهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara, onu izle ve sürekli o yolda yürü; bu arada dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas sûresi, 28/77)





8 Haziran 2015 Pazartesi

bir lütuf
Kediler; gözleri kapalı, kulakları duymaz şekilde dünyaya gönderilir ve doğuştan gelen kabiliyetlerini zamanla geliştirir. Görme duyuları her geçen gün biraz daha gelişir. Yavruların, yetişkin bir kedinin görme meziyetlerine erişebilmesi için beş ay gibi bir süre geçmesi gerekmektedir. Yüce Yaratıcı (celle celâluhu), kedilerin görme duyusundaki bu eksikliklerini, onları mükemmel koku alma duyusuyla donatarak tamamlamıştır. Anne kedide, her yavruya ait bir meme vardır. Annelerini emerlerken birbiriyle çekişiyor gibi görünen kedi yavrularına bakıldığında, aslında durumun böyle olmadığı, her yavru kedinin kendisine ait olan memeye ulaşmaya çalıştığı görülür. Gözleri kapalı olarak dünyaya gelen kedi yavrularına, kendisine ait memeyi bulmakta sevk-i İlahi'ye aracı olan mükemmel koklama duyuları yol gösterir. Bu, Rezzak-ı Hakiki'nin beslenme sırasında kardeşler arasında çıkabilecek muhtemel kavgalara mâni olmak için onlara bahşettiği bir lütuftur. 


Kedilerin uyurken çıkardıkları seslerin mânâsız olmadığını, rızıklarının insanların rızıkları içinde bereket sûretinde gönderildiğini ve onların minnetsizliklerinin nankörlük olmadığını hikmetli bir ders ile anlatan Bediüzzaman şunları şöyler: "Hatırıma geldi, 'Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denir?' Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarih bir surette, 'Yâ Rahîm, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm'... diyerek, güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı." 

25 Nisan 2015 Cumartesi

Emanetin Hakkı
Müminlerin Emiri Hz. Ali r.a. namaz vakti girdiğinde, hali rengi değişir, adeta titremeye başlardı. Kendisine bunun sebebi sorulunca şöyle cevap verdi:
– Allah Tealâ buyuruyor ki; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 72). İşte bu emaneti eda etme vakti geldi. Ben ise onun hakkını verebilecek miyim veremeyecek miyim bilemiyorum.
İmam Şa’rânî, Tenbîhu’l-Muğterrîn



21 Nisan 2015 Salı

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ نَزَلَتْ بِهِ فَاقَةٌ فَأَنْزَلَهَا بِالنَّاسِ لَمْ تُسَدَّ فَاقَتُهُ،
 وَمَنْ نَزَلَتْ بِهِ فَاقَةٌ فَأَنْزَلَهَا بِاللَّهِ
 فَيُوشِكُ اللَّهُ لَهُ بِرِزْقٍ عَاجِلٍ أَوْ آجِلٍ
***
Sâbikûn-u Evvelûn’den Hazreti Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh),
Fahr-i Kainat Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
 “İhtiyacını insanlara arzedip onlardan çare bekleyenin dertleri asla bitmez.
Derdini Allah’a açanların ise er ya da geç Allah’tan bir ferec-ü mahrece kavuşacakları muhakkaktır.”
  (Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Müsned)
Derdini Allah’a Arzetmek
İstediğini Allah’tan isteyen, hiçbir zaman mahrum kalmamıştır. Cenab-ı Hakk’ın, sadık bendelerini, başkalarına muhtaç ettiği hiç görülmemiştir. O’nun kapısının tokmağına ihlasla dokunup ta eli boş geriye çevrilen bir kimse müşahede edilmemiştir.
Bu vesileyle büyükler, “Allah’ım halim San’a ayân, derdimi yalnız San’a açıyorum. Beni Zat’ından başkasına muhtaç eyleme.” diye dua etmişlerdir.
Ümmetine her konuda en güzel misal olan Efendimiz (sallalahü aleyhi vesellem), Tâif dönüşündeki yürekleri yakan duasında Cenab-ı Hakk’a şu sözlerle niyazda bulunmuştur:
اللَّهمّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي، وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
 “Allah’ım kuvvetimin zayıflığını, zorluklardan çıkış yolumun olmayışını ve insanlar karşısında darda kalışımı yalnız sana arzediyorum, Ey yegane merhamet sahibi Allah’ım!”
Hüzün peygamberlerinden Hazreti Yakup ta
إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ
“Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum” diyerek bu konuda mü’minlere ayrı bir örnek olmuştur.

18 Nisan 2015 Cumartesi


OSMANLI SARAYINDAKİ CARİYELER

Soru: Osmanlı İmparatorluğu'nda hemen her padişah imparatorluk sınırları içine giren bölgelerden güzelliğiyle ünlü bazı kadınları saraya alarak cariye yapmıştır. Bu sizce uygun mudur? Uygunsa, bu tip cariyelerden bazılarının Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinde büyük etkileri olmuş mudur? Bunu nasıl izah edersiniz?


Evvelâ, dünyanın her tarafında güzellik kraliçesi gibi güzelliğiyle ün salmış kimselerin Osmanlı sarayına getirilmesi meselesi kat'iyen doğru değildir. Böyle bir hâdise bilmem ki bir kere vâki olmuş mudur? Ama o günkü dünya şartları gereği savaşlar birbirini takip ediyor.. Bu savaşlarda galipler, mağluplar oluyor.. o günün şartlarına göre savaş meydanında mağlup olan bir devletin bazen kadın ve çocukları da esir ola-biliyordu. O zaman esir kampları ve buralarda insanları öldürme ve hapsetme yoktu. Esir kamplarında âtıl bırakmak yerine onlar esirleri hususî pazarlarında satıyorlardı.Burada, şimdiki esirlere yapılan muameleyi düşünün!– Hitler'in binlerce insanı cayır cayır yaktığı ve 20. asırda buna benzer daha pek çok hâdisenin yaşandığı düşünülünce, eskiden olanların şimdikilerine göre çok daha insanî olduğu söylenebilir.Evet, o devirde insanlar esir pazarlarında alınıp satılıyor-ardı. Şayet Osmanlı pazarlarına da getirilmiş ve satılmış iseler, Osmanlılar da bu esirleri almıştır. Bunlar arasında cariyeler (kadın esirler) de vardır. Osmanlı padişahlarının bazılarının saraylarında esirler ve esireler vardır ve bunlar o saraylarda hizmet etmektedirler. O günkü şartlar yeniden tahakkuk etse ve yeniden harp esirleri ile karşılaşılsa, zannediyorum, alternatif bir düşünce olarak bazı kimseler onu yine dillendirecektir. Osmanlı hanedanı, esirleri saraylarına almış, onlara İs-lâm edep ve terbiyesini öğretmişler ve çok defa da bu kadınları başkaları ile evlendirmiş veya İslâm'ın köleler hakkındaki mükâtebe emrine uyarak onları belli bir ücretle serbest bırakmışlardır. Şöyle ki, esir, efendisiyle anlaşıp ona verdiği/vereceği bir miktar parayla hürriyetini satın alır ve esaretten kurtulur. Aynı şekilde dinin bir emri olması hasebiyle muhtelif ibadetlerin ve bazı hususî durumların keffareti olarak da esirleri hürriyete kavuşturma yolları vardır.Ayrıca bu esirler, saraya girmiş, Osmanlı âdâp ve erkânını, İslâm ahlâk ve seciyesini öğrenmiş, Müslümanlarla temas etmiş ve bunlardan da çok istifadeleri olmuştur. Sonunda bir de hürriyetlerini elde etmişlerdir ki, bu onlar için "nûrun alâ nûr" olmuştur. Öyle ki bazen böyle esirlerin çoğunu Osmanlı serbest bıraktığında, onlar gitmiyorlarmış da hayatlarının geri kalan kısmını onların yanında geçirmek istiyorlarmış...Esirler hakkında İslâm'ın bir hükmü daha var ki, buna göre insan, esiri bir mülk-i yemin olarak istifraş edebilir. İnsan, nikâhlısı ile zifafa girdiği gibi, aynı şekilde esir kadınla da zevciyet muamelesinde bulunabilir. Bunun sonucunda da ortaya şöyle bir hüküm çıkar: Cariyeden dünyaya gelen bir çocuk, annesini cariyelikten kurtarır. Çocuk, o efendinin öz oğlu sayılır ve artık annesi de satılmaz. Bir insanın, esirken bir evde kadınefendi olmasının ne zararı var? Cariye meselesi hep mübalâğa ile anlatılır ama, bir kadını sokaktan kurtarma çaresi olarak bunun hiçbir zararı olmadığı açıktır.

Osmanlı'nın saraya aldığı kadınlardan bazılarının, devletin gerilemesinde etkileri olduğu söylenmektedir ki, bunlar arasında Kösem Sultan, Hürrem Sultan, 4. Murad'ın zevce-si Venedikli Safiye Sultan gibi kimseler sayılabilir. Bunların tasvip edemeyeceğimiz, icraata karışma gibi bazı yanları ola-bilir –tabiî olmayabilir de–... Bu itibarla, Osmanlı sarayın-da bulunan her yabancı kadının zararlı olduğunu söylemek kat'iyen doğru değildir; dahası, bunlar arasında çok faydalı olanlar da olmuştur. Meselâ, Yıldırım'ın Sırp Olivera ile evlenmesi, Osmanlılara Balkanlarda sadık bir destek olduğu gibi İstanbul'un kuşatılmasında Yıldırım'a bazı faydaları da olmuş-tur. 2. Murad'ın zevcesi olan, Fatih'in analığının da İstanbul'u fethetmede faydaları görülmüştür. Demek ki, onları her zaman entrikalarla beraber düşünmek kat'iyen doğru değildir.Bence ille de bir geriletmeden söz edilecekse, Osmanlı'yı, bir kısım işlemeyen kafalar geriletmiştir. Kafa işlemediği, ilim erbabına sırt çevrildiği, meşveretle iş yapılmadığı, ihtilâf ve iftirakların ön aldığı durumlara bağlı olarak Osmanlı gerilemişse gerilemiştir. Binaenaleyh onun gerilemesinin, sarayda-ki birkaç kadın entrikasına bağlanması, Osmanlı'yı karalama-ya matuftur ve doğru değildir.Ayrıca şu hususun hatırlatılmasında da yarar var: Osmanlı'nın gerileme ve yıkılmasının en önemli sebeplerin-den biri hiç şüphesiz Karlofça'dan sonra hasım dünyanın Devlet-i Âliye içindeki çıkardıkları fitnedir. Zira onlara göre Osmanlı bölgede bir baştır; o gidince etrafındakiler de paramparça olacaktır. Nitekim aynı şey olmuştur da. Osmanlı'yı bertaraf edince Hindistan, Afrika, Balkanlar, Fas, Cezayir, Tunus, Basra Körfezi memleketleri birer birer düşmüş ve koca bir dünya yabancılara yem olmuştur. O gün-bugün de farklı boyutta yem olmaktadır.Burada ecdada saygı üzerinde de durmak istiyorum: Herkes ecdadına hürmetkâr olmalı. Avrupa'ya baktığımızda onların doğru-yanlış bir eser ortaya koyan bütün atalarına saygılı olduklarını görürüz. Ne acıdır ki, Türk milleti kadar ecdadına söven sayan başka bir millet gösterilemez. Öyle ki bu-gün ecdada sövme bu milletin hâsse-i lâzıme-i gayr-i mufarıkası (ondan ayrılmaz bir özelliği) hâline gelmiştir. Almanya'da, ilim ve teknoloji ile alâkalı bir müzeyi gezdiğimizde, orada her şeyin başladığı tarihten günümüze, sırasıyla parça parça aletlerin teşhir edildiği görülür. Aynı şekilde orada sırasıyla kâşifleri görmek de mümkündür. Bu kâşifler içinde bir hayli tespitleri doğru olmayan insanlar da vardır. Ama orada herkes saygıyla yâd edilmektedir. Kadirşinas düşünce orada Newton'u tazimle andığı gibi, arkasından gelip çok şeyi değiştiren Einstein'ı da onun yanına koymuş ve âbideleştirmiştir. Yani Batılı yanlış şeyler söyleyeni de saygıyla anar. Sadece bizdedir Fahreddin Râzî gibi büyük âlimlerin, yirminci asırda söylenmesi gereken sözü söylemediklerinden dolayı kınanması. Oysaki bugünkü durumumuz itibarıyla gelecek nesillerin bize tükürmemesi mümkün değildir. Gelecek tükürüğün yüzümüze gelmemesi için hiç olmazsa gelin ecdadımıza sövmeyelim. "Men Dakka Dukka" "Kim ne yaptıysa aynısını görür." fehvâsınca, geçmişi sövüp de geleceğe kendimizi sövdürmeyelim.

6 Mart 2015 Cuma

İncir meyvesinin dişi ve erkek çiçekleri ayrı ayrı ağaçlarda biterler. Gerek erkek ve gerek dişi çiçekler kapalı ve ağızları kilitli ve hatta mühürlü bir sandık ve mahfaza halindedirler. Bunların içine dışarıdan bir şey girmesi imkânsızdır. Hâlbuki incirin meydana gelmesi ve meyvenin vücut bulması için erkek çiçeğin içindeki aşı zerreciklerinin dişi çiçeğin içine aktarılması icap eder. Bu ise, her ikisinin kapalı olması sebebiyle asli halinde adeta imkânsızdır. Bu aşılamayı ağacın nebati faaliyeti katiyyen başaramadığı gibi böceklerin ve rüzgârların da buna yardımları olamaz. Zira onların hizmeti ancak açık çiçeklerde cereyan eder. Bu nakli yapabilmek için şuur ve iradeyi haiz kasti bir hareketin, idrak sahibi bir faaliyetin harekete geçmesi lazımdır. İşte Büyük Yaradan, sanat mucizelerinin parlak parıltılarına bir misal olmak ve bu işi vücuda getirmek üzere hususi bir memur yaratmış bu işle vazifelendirmiştir. Böylece incir gibi benzersiz bir ihsanı, hayvani ve nebati iki faaliyetin ve müşterek çalışmalarının neticesi olarak yaratmıştır. Gayet zarif, müzeyyen ve sadece bir dokunmakla ezilip ölebilecek bir küçük sinek olan bu İlahi memurun ana rahmi ve vatanı erkek çiçek tomurcuklarıdır. Bunların dışında hiçbir yerde vatan tutmasına imkân yoktur. Dişi çiçek doğupta aşılanacak kabiliyete erişince, erkek çiçek tomurcukları içine hilkatin birer birer yerleştirdiği sinek yumurtacıkları yarılır. Ve böylece seferber edilen sinek ordusu, vücutları sarı toz denilen nebati erkek tohum zerrecikleriyle sıvanmış olarak çiçeğin ağzından dışarı çıkarlar. Gariptir ki, o zamana kadar gayet muhkemce kapatılmış olan ve gayet sert bulunan çiçeğin ağzı o anda yumuşar ve geçecek orduya kapısını açar. Dışarıya çıkan sinekler ise sanki eskiden biliyorlarmış gibi hiç sapıtmadan doğrudan doğruya dişi çiçeklerin üzerine konarlar ve asli vatanlarına dönüyorlarmış yani tekrar yuvalarına giriyorlarmış gibi dişi çiçeklerin içine girerler. Her nedense, içeride bir müddet kaldıktan sonra tekrar dışarı çıkıp diğer bir çiçeğe girerler ve böylece incirin aşılanması tahakkuk etmiş ve aşılanan çiçek de meyveye inkılâp etmek üzere ağaçta sabit kalmış olur. Aksi takdirde içine sinek girmemiş olanlar, ağaç üzerinde kararıp çok geçmeden yere düşerler. Garibi şudur ki, dişi çiçeğin ağzı iğne ile delinmesi bile müşkül bir sertlikte kapalı ve sineğin vücudu da dokunmakla mahvolacak derecede zarif iken her nasılsa bu zarif mahlûk çiçeğin ağzını açıp içeriye girer. Veyahut dişi çiçek kendisine gelen bu ilahi memura müsaade ederek onu içeriye alır. Vazifesini yaptıktan sonra da çıkmasına tekrar müsaade eder. Bu sefer sinek salimen diğer bir çiçeğe koşar. Böylece bir tek sinek 40 a kadar dişi çiçeği aşılar. Vazifelerini bitirenler ise artık dışarıda ayrıca yaşamaya devam edemeyerek ölürler. Kast ve iradenin tanzim ve ayarlamalarının bir neticesi olan bu harikulade mucize eserinin bundan sonraki safhaları ise daha şayanı hayret bir parlaklıktadır. Kudretinin son noktasına kadar aşılama vazifesinde istihdam edilen bu küçük memurun dışarıda ayrıca yaşamaya imkân bulamayarak vefat ettiği ve müddet-i ömrünün ancak bir iki gün olduğu yukarıda arz edilmişti. Böylece aşılama vazifesi biten bütün sinek ordusu tamamen ölmüş olacaktır. Erkek çiçekler ise içlerindeki sinek ordusunu sevk etmiş sarı tozları da sarf etmiş olduklarından vazifeleri sona erdiği için onlar da ağaçta kalmayarak kuruyup yere dökülürler. Bu vaziyette dışarıda vatan tutamayıp helak olan ve incir ağacındaki vatan-ı aslisi de dökülüp mahvolan bu ordunun gelecek sene tekrar vücut bulmasına maddeten imkân kalmaz. Çünkü incir çiçeğinden başka yerde vatan tutamayan bu mahlûkun yumurta ve zürriyetini terk edeceği çiçekler de mahv olmuştur. Bu eski çiçekler dökülüyorken ağaç üzerinde yeniden taze çiçeklerin zuhurunu ve sineklerin onlara gelecek senenin zürriyetini yani yumurta ve tohumlarını bırakmasını ise diğer nebatata kıyasen akıl kabul etmez. İşte Yüce Yaradan bütün diğer nebatatta eşi olmayan bir harikayı bu mübarek ağaca hediye etmiştir. Şöyle ki: Sinek hazinesi olan eski çiçeklerin vazifesi bitip de dökülürken ağaçtan çiçekler doğmaya başlar. Ve bir kısım sinekler o taze çiçeklerin içine girip yumurtalarını bırakırlar. Bu çiçekler de bütün sene ağaç üzerinde kalıpta zürriyeti gelecek seneye intikal ettiremeyecekleri için sonbaharda bu çiçeklerin içindeki yumurtalar da yarılarak sinek haline inkılâp ederler. Bu sefer yine yeni çiçekler zuhur eder ve sinekler onlara yumurta bırakır. Bu çiçekler ise bütün kış ağaçta kalırlar. İlkbaharda yapraklar doğarken bunlar da içlerindeki orduyu dışarıya sevk eder ve dökerler. Yeniden taze çiçekler zuhur eder ve neslin yumurtasını onlar alır. Bu bahar çiçeklerinin içindekiler ise, dişi çiçekleri aşılayacak olan nesildir. Böylece erkek incir üzerinde ilkbahar sonbahar kış çiçekleri olmak üzere senede üç defa çiçek doğar ve zürriyet üç defa sinek haline gelerek nesil bu çiçeklerden birbirine aktarılır. Böylece aşı nesli devam etmiş olur. Ve ağaç hiç çiçeksiz kalmadan yani aşı ordusunun meskeni ağaç üzerinde hiç eksik olmadan nesil devam etmiş ve bu surette meyvenin aşılanması ve meydana gelmesi temin edilmiş olur. Şayet bu hallerde herhangi biri bir diğeriyle ahenkli olarak zamanında meydana gelmez veya harici bir sebep ve bir hastalık neticesi bir arızaya uğrarsa o sene mahsul tehlikeye girmiş olur. Yani vazifesini bitirmiş erkek çiçeklerin dökülme zamanında taze çiçeklerin zuhuru ve neslin onlara aktarılması ve gerek dişi çiçeklerin doğup aşılanmaya kabiliyetli hale geldikleri zamanda erkek çiçeklerin aşılama memurlarını salıvermeleri o kadar tam olarak ayar edilmiştir ki, bunlardan birisi harici bir arıza sebebiyle muayyen vakitlerinden bir hafta evvel veya bir hafta sonra meydana gelecek olurlarsa, ahenk ve şiraze bozulur ve mahsul vücut bulmaz.